Dribble / Andrew Kolb

A’dan C’ye: Ali’yle röportaj

Bu önemli zaman dilimine özel benim hayatımda da çok önemli yeri olan arka-daşım değil her zaman yanımda hatta ilerimde olan Ali’ye minik sorular yönelttim. Ali gerçek bir sırdır, bir sırrın vücut bulmuş hali. Tanıştığımızda bu gizemli hali gerçekten beni merakta bırakmıştı. Arkadaşlar için seçebildiğimiz ailemizdir derler ama ben buna inanmıyorum. Bence onlar da seçilmeden ediniliyor, belirsiz bir çekimle; bir bağ ile. Eğer gerçek ve kalıcı arkadaşlarsa tabii… Aileniz oluyorlar doğru ama nerede ne zaman nasıl siz seçmiyorsunuz kesinlikle; bir bakıyorsunuz gelmişler ve kalmışlar…

Soruyorum, sence hangisi daha önemli diyorum. Doğru mekanda olmak mı doğru zamanda olmak mı? Doğru zaman diyebilirim diyor ama sonra tabii ki hemen düzeltiyor. “Bir kere zaman diye bir şey yok, doğru an diyelim. Çünkü her şey doğru anda bulunabildiğinde daha güzel olacak. Sonuçta seninle de s_k_nd_rik bir okulda tanıştık değil mi?” Bu zaman değil an olayı Hermann Hesse’nin Siddhartha kitabıyla alakalı. Yaklaşık bir yıl önce okumuştum. Kütüphanemde gözüme takıldı ve alıp çantama attım bir daha okuyayım diye. İkimiz de İstanbul Üniversite’sinde okuyoruz bu arada… Okula gittim, Ali’ye bu kitabı okuman lazım dedim. O da kendine şimdi getirdim zannetti ve aldı. Sesimi çıkartmadım. Önerdiğim bir şeye bu kadar heveslendiğine de sevinmiştim hatta. Kitabı aldı okudu, yüzlerce yapışkanlı ayıraç yapıştırıp önemli bulduğu yerleri işaretledi. Bitirince bana vermek için hepsini sökmeye başladı, okuldan sonra gidip kendisi için bir tane edineceğini söyledi. Sende kalsın dedim. Ben bir daha o kitabı okumadım ama üzerine uzunca bir süre konuştuk. Ve onu bu kadar etkilemesine, düşüncelerini pozitif yönde değiştirmesini çok sevmiştim. Okumama gerek yoktu. Onda gördüklerim ve üzerine konuştuklarımız sayesinde yüz kez de okusam alamayacağım hazzı ve düşünceyi edindim. Bence o kitap bizim arkadaşlığımız için de bir basamaktı. Sağlam bir basamak. “O yüzden doğru anın önemliliği üstündeyim…

Ben her zaman onun gözünü seviyorum. Bakma biçimine, görsel aktarma becerisine hayranım ama o asla kendini yeterli bulmuyor. Mütevazilikten bir tık daha üstte bu yetersiz görme. İkisini de sevdiğini bildiğim için mükemmel resmi mi çizmek ister yoksa mükemmel fotoğrafı mı çekmek ister soruyorum. “İnsanın bilinçüstünü ve bilinçaltını çok net yansıttığı için ve daha soyut olduğu için resim” Bu cevabının arkasından yine o kendini yeterli bulmama su yüzüne çıkıyor ve “Ben ikisinde de yeteneksiz olduğumdan…” diyor. “Fotoğrafla amuda kalkıp da çeksen olanı yansıtıyorsun ama resim soyutsala daha yakın ve yoruma daha açık.” Fazla ciddi konuştuğunun farkına varıp, aslında ciddiyetten ciddi anlamda hoşlanmaz, “Marilyn Manson’ın satanik resimlerine bir göz atabilirsiniz” diye ekliyor. Ki kendisini cidden sever, bir keresinde kot ceketinin arkasına diktirmek için saçma bir zımbırtısına 150 lira para verecekti. Tabii ki vermedi ama neredeyse verecekti.

Genellikle katı gibi gözükse de aslında değişime açıktır. Ama sizin dışarıdan başarabilceğiniz bir değişim değil bu. Ali kendi içinde sürekli değişir. Bir sinema filmi önce patlamış mısırdan nefret ederim derken bir sonrakinde bir bakmışsınız sizin elinizdekini deli gibi yiyor. Katı kuralları yoktur ama belli adapları sever. Mesela hiçbir şeyi öylesine yapmaz, yapılmasını sevmez. Öylesine bir soru sormak mesela… İlk ve tek kavgamızı bu konuda etmiştik. Mesela müzik dinlemenin de bir adabı olduğunu, öyle otobüste orada burada günlük koşuşturmacanın içinde kulaklıkla dinlenen şarkıların hem emeğinin hem de güzelliğinin kaybolduğunu düşünüyor. Peki; hareketli, enerji veren mi yoksa yavaş, ağır şarkıları mı tercih edersin diyorum. “Aslında duruma göre değişir ya ama genelde enerjik. Müziğin insanı taşıyabilen bir şey olduğuna inanıyorum.

Amfide yer kalmadığı için herkesin gözünün önüne, beyaz tahtanın altına oturan çocuğun kolundaki dövme, alışveriş merkezindeki yürüyen merdivende arkamızda duran adamın parfümü, Bill Skarsgard’ın bol kemikli olmasına rağmen kötücül bir bebeğe benzeyen suratı, Fergie’nin kocası… Bunlar Ali’nin kıskandığı şeyler. Bence ona tatlı-kıskanç diyelim, diğer tatlılı sıfatlarının yanında. Soruyorum bu hislerden birini uzun süre hissetmek zorundasın; hayal kırıklığını mı kıskançlığı mı tercih edersin? “Kıskançlık herhalde. Çok da zorlanacağımı düşünmüyorum zaten kıskanç bir insan olduğum için.” Hayal kırıklığı sözcüğü bile onu korkutuyormuş gibi çabucak, “Hayal kırıklığı istemezdim ya… Hayal kırıklığı gerçekten kötü bir şey” diyor. “Her ne kadar hayatın bir parçası ve insanı gazlayabilecek güçte olsa da… Kötü işte.

Seni hangisi daha çok yaralar; beklemediğin birinin arkandan konuşması mı birinin senin yüzüne hakkında hiç beklemediğin şeyler söylemesi mi? Bu soruyu ona sorduğumda cevabını bildiğimi düşünüyordum. Ama beklediğimin tersinden yana cevap verdi. Onu tamamen tanıdım dersiniz ama bir bakmışsınız çok sıradan bir şeye kendince ve sizi şaşırtacak bakış açısı ile yaklaşmış. “Yüze karışı söylemek daha kişisel bir şey. Bir kere olay anında ona karşılık verebilme ihtimalim de var; bu yüzden bu beni daha çok yaralar. Sonuçta arkamdan zaten konuşuluyor bunu biliyorum. Beklemediğim şeyler duyduğumda o anda bir cevap vermem lazım, verememe ihtimalim de var o an için… Böyle olursa daha da canım sıkılır. Arkamdan konuşmuş boş ver diyebilirim ama yüzüme söylendiği anda hele ki beklemediğim bir şeyse konusunun bile açılmasını istemem.” Tabii sorumun altında şakayla karışık bir şey aramayı da ihmal etmiyor. “Yani öyle bir planın varsa…” Şimdilik yok Aliciğim.

Genellikle küçük şeylere üzülmez, öyle her şeyden korkmaz. Bir aradayken kötü şeyler gerçekten çok uzak gözüktüğü için bu konuyu hiç konuşmamıştık. En korktuğun şey nedir diyorum. “Ölüm.” diyor bir anime karakteriymiş gibi kıkırdayarak. “Ölmek istemiyorum. Öldükten sonra her şeyin biteceğini düşünüyorum. Fişi çekilmiş bir televizyon gibi düşün. Sonsuz bir karanlığa kapılacağımızı hayal ediyorum. Bu konuda bir sürü şey duysak da okusak da ben bu şekilde inanıyorum. Yani öldükten sonra yokum.” Sen ciddisin…

Kendine yapılmasından en nefret ettiği hareketi soruyorum. Tüm sorularıma genel bir kararsızlık havasıyla cevap verse de bu soruda cevap vermeye epey istekli gibi duruyor. “Hmm hangisini saysam… Sevdiğim hareketleri mi saysam? Susmaları, ölü taklidi yapmaları, susmaları demiş miydim?” Arkadaşlığımızın ilk yılında bana bir mesajla şöyle yazmıştı: ben genel olarak insan sevmiyorum. “Sorduğum soruya cevap verilmemesi. Zaten çok soru sormadığım için sorduklarımın da arada kaynaması, ortamda yutulması.” Tanıştıktan sonra ilk üç ay benden nefret ettiğini düşünüyordum. Gerçekten. Ama sonradan alıştım bu haline, sonra o da bana alıştı. Bu soru yutma, söz kesme olaylarını çok yapıyorum ben diye araya girdim. “Hayır, ikimiz arasında elbette sorarım da mesela; bir beş kişilik grupta, aile ortamında sorduğuma cevap alamamam, bir daha asla o soruyu sormayacağım anlamına gelir.” Hala arada sırada acaba cidden benden nefret ediyor mu diye düşünmüyor değilim. Ama böylesi daha heyecanlı.

Genelde bir yerlerde kahve içerken ya da evde öylesine otururken en büyük eğlencemiz hayal gücümüzü bomboş şeylere harcamaktır. Bazen bir daha asla hatırlanmayacak hikayelere, bazen bir lakap gibi üzerimize yapışacak şeylere harcarız. Ve ben cidden onun hayal gücüne hastayım. Hayal gücünü en çok destekleyen şeyin çizgi filmler olduğunu düşünüyorum. En sevdiği çizgi filmi soruyorum. Çoğu soruya bilmiyorumlarla, herhaldelerle, düşünme efektleriyle başlayan insan “Ay savaşçısı” diyor ve sonraki soruyu bekliyor. Yani üzerine konuşulacak bir şey yok en sevdiğim o bitti gitti gibi. Ama üsteliyorum, neden diyorum. Gırtlağının gerisinden bir “Tanrım” nidasıyla sıkıldığını belli etmeye başlıyor. Açıklamayı benimle laf dalaşındaymış gibi tonluyor “Çünkü çok yaratıcı buluyorum ve ilk en sevdiğim çizgi film, yoksa Rickand Morty’i de seviyorum. Büyücülük var, dayanışma var, denizci kostümü var, aşk var, güller, Japonya, teknoloji… Yaratıcılık gerçekten çok fazla.

Birlikte üç yılda belki de başka insanlarla on sekiz senede biriktiremediğimiz anıyı biriktirdik. Önüme koyup hepsine bakıyorum da; öylesine spontane kararlaştırılıp kahvecide geçirilen günlerden haftalarca planlanan beklenen gecelere, büyük ebeveynlerimle dağda geçirdiğimiz dört günden birlikte dövme yaptırmamıza kadar hepsi güzeldi. Anı kumbaramda ne kadar sıradan, süssüz gözükürse gözüksün bir sürü güzel anı var. Onun en eski anısını soruyorum. Uzun süre düşünüyor. Uydurabilirsin diyorum artık sıkılıp. “Hayır!” diyor ve daha da uzun süre düşünüyor. “Şunu söylüyorum; bir kere annemlerle dışarıdayken, ağabeyim beni aramıştı ve “Art Crazy” seti aldım demişti. Böyle her çeşit boyalar, kalemler; her şeyin içinde olduğu bir set. Ben de çok sevinmiştim hemen eve gitmek istemiştim. Gittiğimde sadece 3 tanele pastel boya ve çantası vardı. Bu setin bir kısmıymış. Çok üzülmüştüm.” Aşağı yukarı kaç yaşındaydın diye soruyorum. “İlkokula gidiyordum.” Yani 7-8 mi diyorum. “Yok, ilkokul beşe gidiyordum.

Hediye olayına güzel bir çözüm bulduk birlikte. Herhangi bir özel günde gidip kendimize almayı düşündüğümüz şeyi birbirimize alıyoruz. Yılbaşında Toy’s Story ayakkabılarımız, doğum günümüzde fotoğraf makinelerimiz. İşin sürprizi olmuyor belki ama en azından severek kullanıyoruz ve normal doğum günü hediyeleri gibi arada sırada elimize aldığımız bir şey olmuyor. Ama ben özel gün olmadan bize bir şey almayı seviyorum. Ama bir keresinde kendimi ilk defa bu işe katmayıp direkt ona bir şey almıştım. Onu en mutlu eden hediyeyi soruyorum. “Beni çok mutlu eden mi olması gerekiyor?” Evet, “Hatırlayamıyorum o yüzden yakın zamana gidiyorum… Bilmiyorum ya, senin Zemberekkuşu’nun Güncesi hoşuma gitmişti; hiç beklemiyordum.” Haruki Murakami’nin Zemberekkuşunun Güncesi, Patti Smith’in hiç yanından ayırmadığı çok sevdiği bir kitap. Patti Smith de Ali’nin uğruna, koca kırmızı valiziyle Alanya’ya uçmadan hemen önce imza gününe gidip saatlerce beklediği çok sevdiği yazar. Ben de Ali’yi çok seven Cansın. O halde kitabı almak zorundaydım, üzgünüm.

Daha Fazla İçerik
Kalbimden Geçen Ama Yolu Beynime de Düşmüş 15 Kişisel Alıntım
Kalbimden Geçen Ama Yolu Beynime de Düşmüş 15 Kişisel Alıntım