freshfem.refresher.cz / Cécile Dormeau

C’den A’ya: Cansın’la röportaj

Blogumuzun altıncı ayındayız. Her şeyin başında, işlerin bu derece rayına oturacağını hiç düşünemezdik. İkimiz de… Kafamızda kurduğumuz tüm projeler elimizde patlıyor
gibi olmuştu hep, daha başlayabilmeye başlayabilemeden bitivermişlerdi. Bu hafta yeni bir yazı yazmak yerine, haftalar öncesinden birbirimizle yaptığımız röportajları yayımlamayı düşündük. Birbirimizi, birbirimizin gözünden size anlatmak isterken aslında kendimizle bir kez daha tanışmış olduk bu vesileyle. Başta sadece, konu bakımından kısıtlamasız veya kategorisiz rastgele soruları birbirimize sorma olayı şeklinde planladığımız bu işte ben olayı biraz abartıp Cansın’ı çok daha derinlere çekmek istedim. Bu sorular onun içini anlatıyor, size onu anlatması için bir pusula görevi görüyor.

O gün çok sıcaktı. Her zamanki gibi düşük bir enerjiyle buluşma yerine geldim ve röportajı yapmak istemedim. Ama yapmak da zorundaydık çünkü birkaç gün sonra ayrı ayrı tatil yapmak için dağılıyor olacaktık. Hava da o gün bir acayip sıcak, cehennem kazanı gibi yolların yüzeyleri… Buluşmanın devamında benim keyfim yerine geldi, böyle olur genelde, ve ben şu işi yapalım dedim. Önce onun sorularını ben cevapladım ki bunu yapmak zordu çünkü sürekli bir genelleme ve geçmişe doğru zihinsel bir yolculuğa çıkmam gerekti. Soruları sorma sırası bana geldiğinde telefonun ses kayıt uygulaması açtım ve ilk sorumu sordum:
Geçmişte, bir olay ya da olgu hakkında kesin hüküm vermene neden olan herhangi bir an yaşadın mı? Çevrende, birbirlerini çok sevdiklerini bildiğin iki kişinin boşandıklarını duyduktan sonra gerçek aşkın aslında gerçekte var olmadığını kabul etmen gibi örneğin…
– Evet. Ortaokul çağım, işte kızların -hele de yakın arkadaşların- birbirleriyle her şeylerini paylaştıkları zamanlar… Benim de öyle bir arkadaşım vardı, birlikte çok şey paylaşırdık. Sonra, beni gerçekten hayal kırıklığa uğratacak çok büyük bir şey yaptı. Babaannemlerin evinden belli bir miktar para çaldı; ve ben ona çok aşırı güveniyordum. Paranın eksilmesi bile önemli değildi benim için, kıza ben her şeyimi emanet etmiştim. Sırlarım, duygularım… Bu olaydan sonra kızlara bir daha asla güvenilmeyeceğini, şeklinde konuşurken gülmeye başladı ve ben de eşlik ettim. Hayır, bundan sonra insanlara bu derece bir güvenilirliğin aşırı olduğunu düşünmeye başladım. Özellikle de iki hemcins arasında.
Kim bilir bu soruyu nasıl yazacaksın diye de sesli bir şekilde kaygılandı Cansın devamında. Bak böyle, bi’şi’ olmuş mu, yoo… İkinci soruma geçtim:
Eğer daha önce yayımlanmış bir kitabı sen yazmış olacak olsaydın, hangisini yazmış olmayı isterdin? Neden? Söz konusu Cansın ise kitaplı bir soru sormalıydım. Bana defalarca aslında cevaptan bahsetmişti birlikte geçirdiğimiz anlar boyunca. Cevabı tahmin de etmiştim ama diyorum ya bizi, sizlere anlatıyoruz. Cevapladı:
– Çünkü şöyle…
– Önce cevabı ver istersen, dedim gülerek.
– Senin bilmen lazım, ve kıkırdadı. Görünmez Canavarlar’ı yazmak isterdim, Chuck Palahniuk’ın. Aslında Palahniuk’ın herhangi bir kitabı olabilir ama en sevdiğim kitabı o olduğu için, o. Çünkü adamın hayal gücüne gerçekten hayranım. Yani, öyle şeyler yazıyor ki okuduğumuzda bize aşırı tanıdık geliyor ama yazdıkları hiçbirimizin asla aklına düşmeyecek fikirlerden oluşuyor. Bu neden kaynaklanıyor, yaratıcılık artı insanları tanıma mı… Bilmiyorum. Öyle bir yeteneğe sahip olmak isterdim. Hemen diğer soruma geçtim:
Bir Cansın zihnine sahip olmak nasıl bir duygudur? Eğer yarın uyandıklarında tüm ülke genç-yetişkinleri senin zihnine sahip olacak olsalardı, yirmi senelik bir birlikteliğe dayanarak, onlara şimdiden ne tür tavsiyeler verirdin? Soru karşısında biraz şaşırmıştı Cansın. Sorularım arasında benim de favorim buydu.
– Cansın’ın zihni, yaşadığı topluma kesinlikle uymayan bir zihin, şeklinde cevap vererek sadece düşünce ya da tavsiyeleri üzerinden konuşacağını ekledi. Yani, kurutulmuş böcek yemeye bayılır deseydi bu, onun her sonbaharda yurt dışından bu cins atıştırmalıkları sipariş ettiği anlamına gelmiyordu. Aslında, benim için çok güzel olurdu herkes Cansın zihnine sahip olsaydı, diye devam etti gülerek. Bence de, benim için de… Bende duygusal dengesizlikler çok fazla var ve bu durum insanları zorlayabilirdi. Her şeye çok takılırım veya kapılırım; yani, mutlu olduğum şeylere de beni üzen şeylere de… Bazen zihnim mutsuz olduğum bir şeye takıkken bir anda zıt bir şekilde mutlu olduğum herhangi bir şeye kapılabiliyor ve bu dalgalanmalar öncelikle beni ve sonra da çevremi yorabiliyor. Ama herkes kendi dünyasında olurdu.
Hem yetiştirilme hem de kendini yetiştirme tarzından dolayı belli mitlerden ve geleneklerden de zihnen sıyrılmış biçimde yaşamayı sürdürdüğünü açıkladı devamında. Diğer soruma geçtim, en azından geçmek istedim, çünkü ne biçim bir soru bu diyerek devamında bana bir serzenişte bulundu. Bak sen!
Geçmiş on yılını göz önünde bulundurursan, aralarından “en güzel yılım” dediğin bir yıl seçebilir miydin? Evetse, seçiminde en belirleyici etken veya etkenler nelerdi? Şu anki anında, o yıllara kıyasla hangileri eksik?
– Şöyle, kıkırdıyor ve ilerliyor. Son on yılımda bir kere liseyi çöpe atalım. Liseden ve lise hayatımdan nefret ediyorum bu yüzden liseyi atlattıktan sonraki zamanlarımdan seçmek istiyorum. Şu an kendimden çok memnunum, geçmiş senelerdeki ‘ben’e bakınca, sözünü kestim.
– Oturmaya başlıyor musun?
– Aynen, kafa olarak olmak istediğim yerdeyim. Yani, kendim olarak bu seneyi seçmeliyim ama yaşadıklarım ve deneyimlediklerim açısından -hayatın akışı- konuşmak gerekirse üniversiteye başladığım ilk sene… Ben sanırım o seneden biraz nefret etmek durumundayım… Sorduktan sonra dinlemeye devam ettim.
– Niye?
– Çünkü çok kötü bir dört seneden sonra üniversite bana iyi geldi. Üniversite olduğu için değil; yeni arkadaşlıklar, kendimi keşfetme… Bir kere kendimi sınama imkanı buldum. Ondan önce, çevresel faktörler nedeniyle daha bir imkansızdı kendim adına serbestleşmem. Ancak üniversiteye geçtikten sonra gerekli imkanı bulabildim. Bu yüzden sanırım, o ilk sene benim en heyecanlı senemdi.
Cansın, 2014 yılının tümünü kastetmiyor. Aslında 2014-2015 için konuşuyor. Sorunun devamında da şu an hayatında, aktivitesel olarak yeniliklerin eksikliğinden yakındı. Belki de artık ileriye yönelik, oturaklı hareket etme ateşiyle yanıp tutuştuğumuzdan bu durum yaşanıyor. Belki de gerçekten bu eksikliğin tek sebebi biziz ya da
biz değiliz. Sadece bir şekilde gerçekleşmiyor, yaşıyoruz. Bu durumdan o kadar da rahatsız değiliz ki de değiştirmek için uğraşmıyoruz.

Minik bi’ ara…

– Beşinci soruya geçiyoruz, dedim. ‘Barışa ulaşmak için savaş kazanılması’ fikriyle uyuşanlardan mısın yoksa gerçek barışı elde etmek için başka bir yol olduğuna inanıyor musun? Bu soruyu sormak istemiştim. Çünkü okuduğumuz bölüm gereği topluma karşı sorumluluğumuz belli başlı diğer mesleklerden oldukça fazla ve Cansın’ın benim gibi düşünmesi beni mutlu edecek miydi, görmeliydim. Neyse ki etti de.
– Barış için savaş fikrine kesinlikle katılmıyorum, sonu biraz sessiz söyledi.
– Katılıyorsun? (Nee?)
– Katılmıyorum.
Oh… Devam etti.
– Barış için savaşmanın sonu yok; çünkü kaybeden taraf hep bir şekilde yenen taraftan öç alma düşüncesine kapılabilir. Çok da marjinal gözükmek istemiyorum ama anarşizmin gerçekten doğru olduğunu düşünüyorum.
– Emma Goldman? Bizim birlikte keşfettiğimiz, kitapçıda bir kopyası kaldığı için ortak kararla Cansın’ın kitabı almasıyla hayatımıza giren saklı cevher, yazar.
– Evet, bu arada onun ‘Dans Edemeyeceksem Bu Benim Devrimim Değildir‘ kitabını da bu vesileyle önerebilirim çünkü o kitaptan sonra anarşizmin doğru olduğu düşüncesine kanaat getirdim.
Okuduysan getir artık diye de ses kaydına sıkıştırdım mesajımı. Okumak istiyorum. Cansın, kesin bir bilgisi olmamakla birlikte cevaplamaya devam etti:
– Anarşizmden başka hiçbir felsefe insanı merkeze tam olarak koyarak onun kişisel olarak değerini artırmıyor. Normalde hep bir devlet olmalı, insanlar güdülenmeli şeklindeki şeyleri okuyoruz ya da bir yerlerden duyuyoruz ama bu, insanın kendisine ve kendi içindeki güce dayanıyor.
– Kendini kullandırtmamak gibi mi örneğin?
– Kendine sahip olmak… Sen yanındaki değilsin, bırak onu. Herkes kendinden sorumlu. Belli bir yaşın altındaki çocuğundan elbette sen sorumlusun mesela; ama senin sorumluluğun onu yetiştirmek ve ona da bu ‘kendinden sorumluluk bilincini’ aşılamakla sınırlı. Bu sebeple barış için uğruna savaşılacak hiçbir şey olmaması lazım, diyerek de konuyu sorumun cevabına bağlıyor.
Ben buna katılıyorum. Uzaylıların Dünya’yı istila etmesi ve insanların ancak o zaman kendilerinden başka dostları olmadığını anlamaları gibi bir söz görmüştüm bir yerde. Hoşuma gitmişti. Evet, hepimiz insanlardan yeri geliyor nefret ediyoruz ama çok uçuk durumlar -örneğin psikolojik rahatsızlıklar- dışında kimsenin ölmesini de istemiyoruz. Herkesin bir yaşam hakkı var çünkü. Devletlerin de bu şekilde hareket etmeleri, belki de Dünya’yı mükemmel bir mekan yapabilirdi. Aslında Dünya kötü bir yer de olsa, bu gezegende yaşama fırsatı bulabildiğimiz için kendimizi şanslı saymamız gerekir; her şeye rağmen. Çünkü güzel şeyler yaşayabilme olanağımız her zaman mümkün. Dünya’da yaşamak risk alarak bir işi yapmak gibi aslında: kötü şeyler başımıza gelebilir ama bunun riskini aldıktan sonra hayatımızın bize getirecekleri tahmini çok zor güzel şeylerden de oluşabilir. Aşk gibi ya da… Bu şanslı olma konusunu Cansın’a da sıradaki sorumda sordum:
Kendini neden şanslı saymalısın? Bu şansa sahip olamayanlar eğer varsa, onlar için herhangi bir önerin var mı?
Düşünmeye başlayarak, şanslıyım çünkü…
– Nefes alabiliyorum filan…
– Evet, bir kere sağlıklıyım. O kısım zaten her şeyin baş mevzusu; ama şanslıyım çünkü bu hayatta kendim olma imkanı bana hep verildi. Çevrem, beni hiçbir zaman hiçbir şey için zorlamadı: ne seçtiğim bölümde, ne giydiğim kıyafette, ne okuduğum kitapta, ne dinlediğim müzikte… Bu sebeple kendi yolumu ve kendi içimi bulduğumu düşünüyorum. Toplumun düşüncelerini değil de kendi düşüncelerimi de kabul edebilme şansı buldum bu şekilde.
– Peki, tavsiyen?, dedim.
– Bu söylediklerim aslında biraz da kişisinin, ben açısından konuşursak veya, çevresiyle alakalı bir şey. Tabii ki, aileni filan değiştiremezsin ya da çevreni değiştirmek her zaman çok kolay değil ama bir şekilde seçebildiklerini seçebilirsin. Arkadaşların, bilgiye ulaşmak için başvurduğun kaynaklar… Bunlar gibi.
– O zaman diğer soru, telefonumdaki not defterine kaydettiğim diğer soruyu okudum. Cansın’ın hayatında bir monotonluk döngüsü hissettiği anda neler yapabileceğiyle hatta döngüden çıkmak ister mi istemez mi ikilemiyle alakalı bir soruydu.
– Belli bir seviyede monotonluğu severim, dedi. Bu sebeple de çıkmaya çalışmam.
– Peki, aşırıya kaçarsa bu monotonluk seviyesi? Yine de el atmaz mıydın?
– O zaman zaten el atmış olurdum. Bir de ben iç dünyasında da çok fazla yaşayan biriyimdir aslında. Okuduğum yeni bir kitap bile beni o monotonluk döngüsünden çekip çıkarabilir.
Birkaç soru öncesinde cevap olarak anarşizm felsefesini ne kadar doğru bulduğundan bahsetmişti. İnsanı merkeze koyması ve somut gerçeklikler üzerinden bir şeyler anlatması muhtemelen bu felsefenin Cansın’ın gönlünde taht kurmasında büyükçe etkiliydi. Sıradaki soruma geçtim:
Bir insan ruhunda, bedendeki su olmazsa-olmazı gibi olması gereken erdem sence nedir? İnsan, eğer içinde neyi hissedemezse kendisiyle bütünleşemez sana göre?
– Öz saygı demek istiyorum, şeklinde cevapladı bir süre düşündükten sonra. Yani, kendini hiçe saymamak.
– Kendini baştan ayağa sevmek de dahil mi?
– Kesinlikle. Ama asıl söylemek istediğim, kişinin başkalarına göre yaşamak zorunda olmaması, onların kaplarına göre şekil almasının yanlış olması.
– Biraz daha açabilir misin?
– Mesela, birisini affedeceğinde ki affetmek de çok büyük bir erdem, onu affettiğine daha sonradan pişman olacaksan affetmemelisin. Kendinle çelişmemelisin yani, kendine olan saygı yapısını sarsmamalısın. Kendini ezmeyeceksin ki kendinle olan iç huzurunu koruyabilesin. Bu çok önemli bir şey ve işin garibi ben bunu çok yapıyorum. Bunun da önüne geçmeye çalışıyorum.
Kendimize olan öz saygımızı yitirmemek adına son soruya geçmek istedim ki zaten başka soru kalmamıştı. Cansın’la sohbetimizin kayıtlara geçecek olması beni iyi hissettiriyordu. Çünkü her zaman bir arada olamayacaktık, bunun farkındaydık, hayatın bize neler getireceği hiç belli değildi; hatta daha mezun olduktan sonra bile ne yapacağımızı bilmiyorduk en basitinden. Bu belirsizliklerin şu anlık gerisinde kalmışken bunu yapmak, birbirimizle yaptığımız bu sohbeti dondurarak saklamak, blogu açtığımızdan beri kendi adıma yaptığım en akıllıca şey.
– Son soru: Neleri kişiselleştirmeye meyillisin? Seninle bütünleşebilmek için varlıkların hangi özelliğe, özelliklere sahip olması gerekir?, bu röportajın amacı size Cansın’ı tanıtmaktı. Bu soru işte onu en iyi tanıtan, onunla yakınlaşmak için kullanılabilecek bir ‘magic trick’ görevi görecek olan soru. Şöyle cevapladı:
– İnsanlar açısından bakacak olursak çoğu zaman aynı şeylere gülebildiğim insanlarla vakit geçirmeyi seviyorum. İnsanların birlikte ağladıkları şeyler genelde ortaktır zaten. Ama insanların yanında işin içine insan dışında herhangi bir şeyi sokarsak kendisine sahip olduğum veya kendisiyle olduğum şeyin bana huzur vermesi gerekiyor. Boddah‘ı -benim yastığım bu arada- çok sevmem bu sebeple mesela. Onunlayken o bana gerçekten huzur ve sakinlik veriyor.
– Ya, o sakinlik ve huzur kaynağı etkisini kaybederse peki?
– O zaman sanırım hayatımdan çıkartırdım.
Boddah’ın Cansın’ın hayatından hiç çıkmayacağını biliyorum. 87 yaşındayken bile…

Daha Fazla İçerik
İşle Aşkı Birbirine Karıştırmayacak Kadar Profesyonel Değilim
İşle Aşkı Birbirine Karıştırmayacak Kadar Profesyonel Değilim