carpe diemli bir cacık
Giphy / A24

‘Carpe Diem’li Bir Cacık

Aşk acısına hiçbir zaman inanamadım. Aşk acısı, ayrılık yanığı, terk edilme alerjisi gibi mental hastalıklar her zaman uydurma geldi bana. İnsanlar acıdan haz alır. En azından duygusal olanlardan. Kısa bir süre için, gerçekten çok kısa bir süre, minik üzüntü kırıntıları canlarını yaksa da gerisi tamamen zevk işi. Melankoli hoşa gider, acınma hoşa gider, ilgi; kesinlikle hoşa gider. İnsanlar bu sürünüşten zevk alır ve onu sonlandırmak istemezler. Sırf istemedikleri için sonlandırmazlar, ta ki çıkarlarına, egolarına daha uygun bir şey çıkıp gelene kadar. Herkesin takdir edeceği bir kupa, yeni bir sevgili, ya da kurban mı demeliyim, gibi şeyler. Ama çoğu zaman o mental hastalığı sürdürme eğilimindedirler. Çoğu zaman. Senle birlikteyim ama eski kız arkadaşım öyle bakardı ki bana… Şimdi sen yanımdasın ama eski erkek arkadaşımın öyle bir kokusu vardı ki… Bu kupayı kazandım ama o yanımda olmayınca böyle şeylerin hiçbir değeri yok… Bu zırvalar söylenir, gözler dolar, karşıdan anlayış beklenir. Hayır, siz bana inanın böyle şeylere inanmayın. Bu boklar sadece kişiliğin acizliğinden gelir, bir portakalın sıkılmış halinden geri kalan posalı ve ezilmiş, yıpranmış kabuk kişiliği sendromu. Sürünmek her zaman için, toparlanıp kalkacak gücü kendinde bulmaktan daha kolaydır. Sürünerek mutluluğu arayan benciller ordusu.  Ya da mutluluktan daha ziyade kişisel tatmini mi amaç?*

Burada ilk yazımın neden bu konuyla alakası olması gerektiğini kestiremiyorum. Sadece arkadaşlarımdan, onların arkadaşlarından hatta arkadaşım dahi olmayan daha birçok insandan aynı kelimeleri duyuyorum son zamanlarda. İlişkiler. Güven. Kıskançlık. Benim de bir ilişki gurusu olduğum söylenemez, zira bugüne kadar hiçbir şekilde dikiş tutturamadım bu konularda beni dikkate almamanız belki de en doğrusu, ama gizli bir kabilenin büyücüsü olarak kendi düşüncelerimi bu konu hakkında belirtmek istedim. Belki bu düşüncelerime bir yıl sonra baktığımda değişmiş bulacağım kendimi ama bu yazıyla tarihi saklamak istiyorum. Şu anki ruhum ve beynimle böyle düşünüyor, böyle hissediyorum.

Herkes güvenilmek istiyor ama kimse güvenmiyor. Herkes karşısındakinin bu güveni kazanması için bütün benliğini vermesi istiyor ama kimse kendinin en ufak kırıntısını bile karşısındakinin avuçlarına ufalamak istemiyor. Kimsenin ikili ilişkilerinde birbirine güvenmediği bu zamanda; herkesin dilinde olan, sorulunca ya çok uzak olduğunu söylediği ya da gururlanarak taşıdığı bir kelime hayatımıza sokulmakta: Kıskançlık. Güven eksikliğinin sonuçlarından biri olarak gösterilen kıskançlık en ilkel dürtülerden biri. Kendine mi başkasına mı acaba bu eksiklik? Sevdiğini kıskanmak… Bunu ilk kullanan insan neler yaşadı merak ediyorum. Kıskançlık genellikle olumsuzlukta doğan ve oradan üreyen bir arkadaş değil miydi eskiden? Şimdi neden madem o kadar değer verdiğimiz birinin üzerinde bu kelime? Bu histen öte bir alışkanlık mı oldu acaba bizde?

[the_ad id=”1206″]

Güven duygusunun sorumluluk ve başlangıcının yarı yarıya paylaşıldığını unutmamak gerekiyor. Durup hadi bana kendini güvendir gibi bir cümle kurulması mümkün değil. Önce senin inanmak istemen gerekiyor. Evet geçmişte kötü şeyler olmuş olabilir, o duygu birden fazla kez paramparça olmuş da olabilir. Artık kimseye güvenmek istemiyorsan bu listenin başında kendi ismin de var. İnsanın kendine de güveni bitince yaşamaktan bahsedilebilir mi? O zaman en yakın köprü ya da hemen buzdolabında yumurtalıkta duran haplar seni bekliyor… Ben bu yazıyı yazdığıma ve siz de bunu okuduğunuza göre henüz bu yollara başvurup başarılı olmadık demek oluyor. Öyleyse bana bu afralar tafralar biraz zevk içinmiş gibi geliyor. İlgi istiyorumun başka bir anlatılış biçimiymiş gibi ya da insanın acıdan ve acınılmadan aldığı hazla alakalı gibi. Şimdi çok absürt bir örnek vermek zorundayım çünkü bence o güveniniz kırıldığında hissettiğimiz acıya en yakın fiziksel acı şu; hiç domates salatalık yetiştirilen bahçelere gittiniz mi bilmiyorum ama orada tüm o hevesinizle bir salatalığa uzanıp koparırsınız, ilk ısırıkla normalde yediğiniz salatalıklardan çok farklı bir tat alacağınıza kendinizi şartlarsınız ve gerçekten de öyle olur. Tabii sizin o lezzetli isteğiniz tam tersi denk gelebilir; korkunç acı, dayanılmaz bir tat ağzınıza dolar. Hemen ağzınızdakini tükürürsünüz çünkü o şeyi yutmayı bırakın ağzınızda bir saniye fazladan tutacak tahammülünüz olmaz. Ama tükürmekle de bitmez o iğrenç tat gitmez. Birkaç bardak su içersiniz ağzınızdaki o tat gider ama hafızanızdan gitmez. Bu durumda ne yaparız hayatımızdan tamamen salatalığı çıkartır mıyız? Hayır ya bir daha hep marketten alacağım, ‘daha ehli olanını alacağım’ deriz ya da hangisi acı olur olmaz bilen biriyle konuşup fikrini alırız. Biliyorum salatalık belki seçilecek en kötü örnek ama anlatmak istediğimi güven konusuna ayarlarsak pek de uzak olmuyor değil mi? Yani karşımızdakinden biraz daha fazla çaba ya da ilgi istiyorsak neden direkt söylemiyoruz? İlla beni çok üzdüler ondan ben şimdi şeyim işte, bana kraliçenim ya da kralınım gibi davranırsan ancak düzelebilirimlerle uğraşıyoruz? Neden sürekli küçük hesaplar peşindeyiz? Aradığında dur hemen açmayayım 3 kez çalsın öyle açarım hesaplarının yapıldığı bir ortamda gerçek ruh eşliğinden, güvenden bahsedebilir miyiz? Ben yazmayayım o yazsın, hemen sevdiğimi söylemeyeyim şimdi başka düşünmesin. Seviyor musun? Söyle. O ne isterse düşünsün, sen zaten söylemesen de bunu hissediyorsan istediğin kadar sakla onun düşündüğü kategoridesin o zaman. Saklayarak ya da olmadığın gibi yaparak başta kendine olan güvenin kaybolmaz mı? Yani vücudun onu gördüğünde endorfin salgılıyor, kalp atışı hızlanıyor, eller soğuyor… Ama dil mutlu olmuyorum diyor. O zaman huzur dengeyle sağlanıyorsa; kendi kendine yaptığın bu dengesizliği, kendine en büyük ihanet sayman gerekmez mi?
Biriyle olma sebebin en basit anlamıyla mutlu olmaksa böyle basit şeylerle bunu bozmak saçmalık. Gerçekten hiç canımız yanmaz demek istemiyorum, tanıyabileceğiniz en sulu göz ve çabuk demoralize olan insanımdır belki de ama diyorum ki… Geçiyor… Belki kısa sürede, belki gerçekten uzun bir zamanda. Ama geçiyor. Ve hem karşımızdakine hem de en başta kendimize bu süreyi tanımamız gerekiyor. Geçmesine izin vermek gerekiyor, sürekli bızdıklamamak gerekiyor. Erkin Koray’ın güzel bir parçası da olsa çivi çiviyi sökmez. Ruhun düşünmeden sayısız çivi çakabileceğin bir deneme tahtası değil ki. Diğer deliğin iyileşmesine izin vermek gerekiyor. Belki de bir sonraki bir çivi değildir, senin ruhunu boyayacak güzel bir mavidir ya da toz pembedir.

Her şeyi geleceği düşünerek yapmamamız gerektiği gibi geçmişi düşünerek de yapamayız. Bazen çok sarhoşsanız ve dövme yaptırmak istiyorsanız akla gelen ilk fikir olan o Latince cümleyle belirtilen felsefeyi hissetmek iyi gelebilir. Evet, kötü şeyler yaşadım; canım çok yandı ve etraftakiler bana melodi eşliğinde “salak salak” diyecek ama kimin umurunda. Seviyorum, güvenmek istiyorum. “Bisikletle dolaşırken düşüp dizlerimi yara yaptım ama bisiklete binmeyi seviyorum. Bahçedeki salatalık çok acı çıktı ama bu akşam cacık mı yapsam acaba?” en basitinden bu cümleleri kurmak gerekiyor. Böyle örnekler verilince kolay gözüküyor ama iki kişi arasındaki ilişki neden bu kadar karmaşık olmak zorunda ki hem? Ruhsal acı fiziksel acıdan daha uzun süreli ve daha kalıcı evet ama fiziksel mutluluktan daha çok ruhsal mutluluk bizi tatmin etmiyor mu? Sanırım bunun sebebini Chuck Palahniuk açıklamış bile:

“Acıyı unutmak çok zor ama mutluluğu hatırlamak çok daha zor. Mutluluk için gösterecek yaralarımız yok.”

* Bu kısım henüz yayımlanmamış olan “Bu Bir Aşk Öyküsü Değildir” hikayemden alıntıdır.

Daha Fazla İçerik
Roller
Roller