kubrick

Kubrick ve Neden Uçağa Binmekten Korktuğunu İnsanın ve Evrenin En Temeline İnerek Açıklayışı

Tüm zamanların en iyi yönetmenlerinden biri ve hiç yapılamamış mükemmel filmin (Kubrick’in Napoleon’u) beyni olmanın yanı sıra Stanley Kubrick; insan halleri hakkında kesintisiz bir merakla dikkatli bir gözlemci, umutsuzluk ve yüreklendiricilik arasında bir adam. Doğum günü sebebiyle 26 Temmuz “Kubrick Günü” olarak anılıyor, ben de buna özel olarak sizinle 1968’de Eric Nordern’le Playboy dergisi için yaptığı söyleşinin bir kısmını paylaşmak istedim.

Playboy: Bu özel efektler için gerçekten teşekkürler, 2001 kuşkusuz ki sinema tarihindeki en iyi uzay uçuşu grafik tasvirlerine sahip ve kendiniz de itiraf ettiğiniz gibi göstermelik bir reklam uçuşunda dahi uçmayı reddetiyorsunuz. Neden?

Kubrick: Sanırım burada ölüm oranı hakkında müthiş farkındalığım devreye giriyor. Diğer hayvanların aksine yapabileceklerimizi kavrama yeteneğimiz içimizde muazzam psişik gerilimler yaratır, kabul edelim ya da etmeyelim bu nihai bilgi, her insanın göğsünde minik bir korku teklemesiyle onun egosunu ve amaç algısını kemirir. Bir bakıma şanslıyız; bedenimiz ve onun ihtiyaç ve işlevlerinin yerine getirilmesi hayatımızda zorunlu bir rol oynamaktadır. Bu fiziksel kabuk biz ve zihni felç eden kavrayış arasında bir tampon yaratır. Yani insan arkasına yaslanıp yaklaşan sonunu ve kozmosdaki korkunç önemsizliği ve yalnızlığını düşünürse, kesinlikle delirebilir veya uyuşturucu hissizlik duygusuna yenik düşebilir. Kendisine sorabilir; neden muazzam bir senfoni besteleyeyim, düzgünce yaşamak için kıvranayım ya da hatta neden bir başkasını seveyim; uzayın hayal dahi edilemez sınırsızlığı içindeki bir toz zerresinin üzerinde anlık bir mikropken diyebilir. Algılanabilecek hiçbir amacın olmadığını bilen ve sayısız yıldız kümelerinin ortasında nerede bulunduğu bilemeyen ve saptayamayan, hayatı bu perspektiften görmeye kendi hassasiyetleri tarafından zorlanan bizler çok kolaylıkla esas anominim kurbanı olabiliriz. Ama bu hassasiyetten uzak olanların bile geçiciliklerini ve önemsizliklerini belirsizce kavrayabilirler, bu gelişmemiş farkındalık hayatı anlam ve amacından yoksun bırakır. İşte pek çoğumuzun hayatlarını da ölümleri kadar anlamsız bulmasının sebebi budur. Tüm dünya dinleri ve onların cemaat sistemleri bu büyük acıya teselli kaynağı olmaya çalışırlar ancak din adamları tanrının ölümünü ilan ettiğinden ve inanç denizi melankolikçe dünyadan geri çekildiğinden beri insanoğlunun dayanacak ne bir kilisesi ne umudu kaldı bununla birlikte varlığına bir amaç verecek mantığı da kalmadı. Ölümsüzlüğümüzün bu şekilde parçalanması mental rahatsızlıkları tavan yaptırdı, bu psikiyatristlerin öngörmesine rağmen benim beklediğimden bile fazla oldu.

[the_ad id=”1206″]

Playboy: Madem hayat bu kadar anlamsız, yaşamaya değer hissediyor musunuz?

Kubrick: Hayatın anlamsızlığı insanı kendi anlamını yaratmaya itiyor. Çocuklar; tabii ki hayata önüne geçilemez bir merak duygusuyla, bir yaprağın yeşilliği kadar basit şeylerden zevk alma kapasitesiyle başlıyorlar. Ama büyüdükçe ölüm ve çürümenin farkındalığı bilinçlerine etki etmeye ve idealizmlerini kurnazca sarsmaya başlıyor ve tabiiki ölümsüzlüğe karşı yanılgılarını farketmeye de. Çocuk olgunlaştıkça her yerde ölüm ve acıyı görüyor ve insanlığın asıl iyiliğine olan inancını kaybetmeye başlıyor. Fakat oldukça güçlüyse -ve şanslıysa- ruhun bu alacakaranlığından çıkıp hayatın elanına yeniden doğabiliyor. Doğduğundaki aynı saf merak duygusunu yakalayamayacağı aşikar fakat onu dayanıklı ve sürdürülebilir bir şeye yontabilir. Evrenle ilgili en gerçek şey düşmanca olması değil umursamaz olmasıdır. Ama eğer bu umursamazlıkla uzlaşırsak ve hayatın zorluklarını ölümün sınırlılığıyla kabul edersek -tabii değişken insanoğlu bu şartları yerine getirebilirse- bir tür olarak varlığımız saf anlamını bulabilir ve onu tamamlayabilir. Karanlık ne kadar uçsuz bucaksız olursa olsun kendi ışığımızı sağlamalıyız.

kubrick
Live Internet