obsesif kompulsif enayilik
Getty Images

O.K.E. ya da Uzun Adıyla Obsesif Kompulsif Enayilik

Bu yazı yalnızca tecrübelerimi açıklama isteğim üzerine yazılmıştır ve tıbbi kaynak olarak kullanılamaz.

Öncelikle başlığı görüp sinirlenen OKB hastaları olsun istemiyorum, bilakis aynı hastalıktan ben de mustaribim. Zaten bu yüzden böyle bir başlığı hiç sıkıntı çekmeden atabildim. Bilmeyenler için -sizi şanslılar- Obsesif Kompulsif Bozukluk, bildiğimiz takıntı hastalığı. Aynen aynen. O elini günde seksen beş defa yıkayan, bir işi yaptıktan sonra otuz defa işin sonucunu kontrol eden, “bunu bana mı dedi? ben gerçekten böyle miyim? böyle yaparsam Tanrı beni cezalandırır mı? bir hafta önce kapıdan içeri sol ayağımla girdim diye evde yangın çıktı, o yüzden bir daha asla sol ayağımla kapıdan girmemeliyim” şeklinde saçmalıklı seçmeli soruları gün içinde kendi kendine milyonlarca kez tekrar eden kişilerin yaşadığı hastalık bu OKB. Örnekleri olabildiğince basitleştirmeye çalıştım fakat sorular çok daha fazla derinleşebiliyor. Alışkanlıklarını karakter özelliği sanan kişiler, çoğu zaman tüm gün boyunca iç sesleriyle kendilerine cephe alıp, kendileriyle sonu gelmez tartışmaların içine giriyor. Buna ben de dahilim. Bu hastalığın bendeki başlangıcını bilmiyorum, ama şiddetlendiği yılları söyleyebilirim: 2015 sonu. Hastalık genellikle 18’inden sonra şiddetlendiği için skalayı tutturmuş durumdayım. Bu hastalığın çözümünü ise şu şekilde düşünmekteyim: onunla savaşmak.

Çoğu OKB’liye göre bu eylem çok korkutucu evet. Üzerimize baskı uygulayan davranışlara bir karşı saldırıyla karşılık vermek, OKB’si olan hiçbir hastaya göre basit değildir. Bana göre de durum aynı. Yazımın başlığını neden “Obsesif Kompulsif Enaliyik” seçtim belki de çok açık aslında: Biz OKB’liler az biraz enayiyiz. Takıntılarımızın bize dayattığı sonuçların hiçbirinin gerçekliğe dayanmadığını bildiğimiz halde, takıntılarımızı pek kızdırmamaya çalışırız. Sanki bize göre evreni onlar kontrol etmektedir ya da kontrol edenlerle yakından ilgilidirler. Halbuki alakası yok. Takıntılarımızın hiçbir b%k bildiği yok. Madem o kadar çok şey biliyorlar neden peki, bizim onlara izin verdiğimiz mühletçe beynimizdeler? İstediğimiz anda onların fişini çekip beynimizden siler atarız onları. Takıntılarımızın hayatları bu kadar pamuk ipliğine bağlıyken, bizi kontrol etme mekanizması nasıl bu kadar etkili çalışıyor peki? Cevabı basit: Bizi çok iyi tanıyorlar.

[the_ad id=”1206″]

Kendi açımdan söylüyorum, takıntılarım beni en çok dinsel ve ahlaksal yönlerden vuruyor. Kısa bir örnek vermek gerekirse: Geçen gün arkadaşımla buluştuktan sonra eve dönmek için otobüs durağında beklerken yerde, bir yemek acentesinin üzerinde reklamı olduğu bir magnet görmüştüm. Magnetin arkası dönük olduğu için onu önce ayağımla biraz dürterek tersyüz etmeye çalıştım. Magnet yüzünü bana çevirdikten ve o yemek resmini gördükten sonra içimdeki savaş işte o an başladı. “O magneti yerden almazsan Tanrı sana bir daha yemek vermeyecek…

Evet, her şey bu kadar 2 kere 2 aslında. Kuruntularımızın oluşması için önümüze bir meteor düşmesi gerekmiyor, küçük bir buzdolabı mıknatısı bile bizim içten içe delirmemiz için yeterli. Hikayenin sonunu merak edenler için, tabii ki magneti yerden almadım. Savaşa savaşla karşılık verilmesi gerektiğini düşünüyorum çünkü o magnetin ilahi hiçbir şeyle alakası yok. Eğer yerde gerçekten yenilebilir bir şey görseydim, onu alıp ya çöpe atmalı ya da kuşların yemesi için bir duvar üstüne filan koymalıydım. Eğer kırıntı şeklindeyse çöp konteynerinin kenarına veya herhangi bir duvarın bitişiğine iteleyip karıncaların yemesini bile umabilirdim. O magneti de yerden alabilirdim sonuçta kolum kopmazdı ama bu nedenlerle değil, şöyle ki: Bilinçli bir çevreci olarak yerde bulduğumuz çöpleri doğa ananın hatrı için zaten çöp kutularına atmamız gerekli. Küresel ısınmadan dolayı Grönland sakinlerinin bile pencere kenarında ellerinde tava, sadece güneş ışığından yardım alarak sıvı yağ kızartacağı günler koşarak yaklaşıyor. Bunu biliyordum ama belediye çöpçülerinin mutlaka onu görüp temizleyeceği için, bundan kesinlikle emindim, içim rahattı. Onlara minnettarım.

[the_ad id=”1206″]

Enayi hastalığı… Sözüm siz okuyucuların meclisinden dışarı, bazen çok güzel enayi olurum ben gün içinde. OKB’nin dayatmaları olsun olmasın, yakın arkadaşlarımın hatta ailemin bile beni enayi yerine koyduğu anlar oluyor. Bütün bunların üstüne bir de ortalıkta görülmeyen bir şeyin beni etkisi altına alması, beni korkutması gerçekten çok can sıkıcı. Hastalığın ilk evrelerinde bende yaşanan değişimin az çok farkında olsam da bunu tabii ki OKB başlığı altında hiç düşünmemiştim. Bir gün başka bir arkadaşımla kitap mağazasını gezerken rastladığım ve aldığım takıntı kitabında OKB ismi geçince gerçekten ben de o hastalıktan bayağıdır çekiyormuşum şeklinde dank etti bu konu kafama. Kitabı 4. bölüm gibi bir yerde bıraktım gerçi, zamanım olmadı bitirmeye fakat gerçekten beni birebir anlatan örnekler -tür olarak değil, genel olarak- olduğunu görünce bundan kurtulacağım düşüncesini kafamdan hiçbir zaman atmadım. Çünkü kişinin de çabasıyla tavsayan ve yok olduğuna inandığım bir hastalık OKB. Ya da OKE. Bence savaşı başlatmanın bir nevi ilk adımı bu isim değişikliği. Ne diyor güzel bir söz, “Başlamak, bitirmenin yarısıdır.”

Şu an gerçekten kendimi eskisinden de özgür ve yaşam kalitemin de daha yüksek seviyelerde olduğunu hissediyorum. Evet, hayat ilerlemeye ve iniş-çıkışlarıyla akmaya devam ediyor ama en azından bu enayi hastalığının beni sıkboğaz etmesini kontrol altına alabiliyorum. Bu beni iyi hissettiriyor. Risk alıyorum, eğer sonucu kötü olacaksa bile g%#i zekalı bir kuruntunun boyunduruğu altına girmeden hayatıma yön verebildiğimi bilmiş oluyorum. Normal insanlar gibi materyalist problemlerle uğraşıp kendi ruhani düşüncelerimi de beynimde, kutsiyetlerini korudukları yerde tutabiliyorum. Bu beni iyi hissettiriyor. Enayi olmadığımı, kullanılmadığımı bilmek beni iyi hissettiriyor.

Daha Fazla İçerik
Kirle Bütünleşen Kutsiyet: Ganj Nehri’ndeki Kirlilik
Kirle Bütünleşen Kutsiyet: Ganj Nehri’ndeki Kirlilik