YouTube

Sylvia Plath’le Tanışın: Seçme Dizeler

Sylvia Plath’le tanıştığım yaşı hatırlamıyorum ama zaten çoğu zaman melankolik ve pesimist insanlara benzetilen kişi olması nedeniyle ismi bir yerlerde kulağıma çalınmıştı. Geçen sene, bölüm derslerimin yanı sıra kurcaladığım şiir kitabı Ariel’i o senenin yazında bitirdim. Nasıl öldüğünden çok neler yazdığı ve kafasının içindekileri sevdiğim için kendisine olan ilgimi asla kaybetmedim. Bu sene de yine, geçen sene Ariel’e başladığım zamanlar, tek romanı Sırça Fanus’u okudum. Çok sevdim. Satırlar arasına saklanan kişisel görüşler karşısında çok etkilendim. Bu haftaki yazıda, siz blog okuyucularını Sylvia Plath dizeleriyle tanıştırmak istiyorum. Belki de benim söyleyeceğim çok fazla şeyden daha etkili olacaktır onun dizeleri, size onu anlatmak için.

Bütün gece düz pembe güller arasında uçuşur güve soluğun. Uyanır, dinlerim: Uzak bir deniz kımıldar kulağımda.

Sabah Şarkısı – 1961

Ölmek, her şey gibi, bir sanattır, bu konuda yoktur üstüme.

Yaralarıma bakmanın, kalp atışlarımı dinlemenin bir bedeli var. Tıkır tıkır çalışıyor işte. Bedeli var, hem de ne bedeli var, bir sözcüğümün ya da bir dokunuşumun ya da kanımdan bir damlanın ya da saçımın bir telinin ya da bir parçasının elbisemin. Ya, işte böyle, Herr Doktor. İşte böyle, Herr Düşman.

Lady Lazarus – 1962

Kuyruklu yıldızların katedecek öylesine büyük bir uzayı var ki,

Gece Dansları – 1962

O sırada, esirgenmiş gülümsemelerden kurtlanmış gökyüzü

Berck-Plage – 1962

Bırak yıldızlar karanlık adresine düşsün dikine.

Nick ve Şamdan – 1962

[the_ad id=”1206″]

Ben bir mektubum posta kutusunda. Bir isme uçuyorum, iki göze. Ateş olacak mı, ekmek olacak mı orada?

Havanın orta yerinde olsun yok mu huzurlu bir yer şöyle. El değmemiş ve el değmez.

Ve ben, çıkıp bu eski sargılardan, bu can sıkıntılarından, bu eski suratlardan sana doğru atıyorum adımımı Unutkanlık Irmağı’nın kara vagonundan, safım bir bebek kadar.

Oraya Varmak – 1962

Aklım sana sarmaş dolaş.

Neyse, sen hep oradasın, hattımın öbür ucundaki titrek soluk,

Ben çağırmadım ki seni. Ben seni hiç çağırmadım ki. Yine de, yine de denizden buharlaştın bana doğru,

Fazlasıyla ortalığa dökülmüşüm, X-ışınları gibi.

Medusa – 1962

Ah, nasıl isterdim şefkatle inanmayı.

Ay ve Porsuk Ağacı – 1961

Bir şeyi bırakmak, hepten bırakmak senin için olanaksız mı? Her parçayı morla mühürlemen şart mı?

Doğum Günü Armağanı – 1962

Güzel bir şeyle aynı izlenimi bırakıyorsun, ama yok edici.

Rakip – 1961

[the_ad id=”1206″]

Senin için de, başkası için de fazla safım ben. Dünya Tanrı’nın canını nasıl yakıyorsa, öyle yakıyor canımı bedenin.

Ateş 39° – 1962

Kara cümleleri severim ben.

Sosisleri götürüyorsun hapur hupur! Onlar renklendiriyor uykumu, kesik boğazlar gibi kırmızı, hareli.

Küçük Füg – 1962

Ve siyah telefonlar ahizeler üstünde parıldar parıldar ve hazmederler sedasızlığı.

Münih Mankenleri – 1963

…dışarıdaki gün borsa şeritleri gibi süzülürken.

Felçli – 1963

Küçük gelincikler, küçük cehennem alevleri, siz zarar vermez misiniz? Kıpır kıpırsınız. Dokunamıyorum size. Elimi uzatıyorum alevler arasına. Bir şey yanmıyor. Fakat sizi seyretmek beni bitiriyor, bu kıpırdayış, kırışık ve açık kırmızı, ağzın cildi misali. Yeni kanatılmış bir ağzın. Küçük kanlı etekler.

Temmuz Gelincikleri – 1962

[the_ad id=”1206″]

Baltalar indikten sonra orman nasıl da inler nasıl da yankılanır! Bu yankılar merkezden çıkıp atlar gibi gezerler.

Sözcükler – 1963

Bırakın budalalar tımarhane baharında enayice çark etsinler.

Kızkurusu – 1956

Belirsizlikler hep bir tehlikeyle başlar: Senin tehlikelerin saymakla bitmez.

Tam Beş Kulaçta Baba Sondajı – 1958

Her şey güneşin çürüten ışınlarında ufalıp büzülmüştü,

Yumurta Kayadan İntihar – 1959

Karanlığın memelerini soğuruyorum.

Telden dikişler kapatıyor çatlaklarımı.

Cuma günleri küçük çocuklar kancalarını ellerle takas etmeye gelir buraya. Ölüler başkaları için göz bırakırlar.

Aşk, bedduamın kemiğidir, kirişidir.

Yamalarım kaşınır. Yapacak bir şey yok. Yeni gibi olacağım.

Taşlar – 1959

[the_ad id=”1206″]

Daha bir iki diye saymadan karatahta üstündeki tebeşir izi gibi sildi beni karanlık…

Parmaklarım ölü kanişin kuzu yününe gömülmüş;

Yüz Yenileme Ameliyatı – 1961

Gece göğü bir çeşit kopya kağıdından başka bir şey değil, kararan mürekkep, yıldızların fazla dürtülmüş döngüleriyle teker teker her dikiz deliğinden içeri ışık saçıyor. Her şeyin arkasında, kemik beyazı bir ışık, ölüm gibi.

Makyaj odası için, itişip kakışıyor, hatıralar modası geçmiş film yıldızları gibi.

Bağışıklık kazanmış haplara: Kırmızı, mor, mavi. Nasıl da aydınlatırlar uzayan gecenin sıkıntısını! Onlar şekerli gezegenler, hani ona hayatsızlıkla vaftiz edilmiş bir hayat kazandırıyorlar ya, bir süreliğine, tatlı, miskin uyanışı gibidirler unutkan bebeğin artık bu haplar eski ve gülünç, klasik tanrılar misali. Afyonu patlamamış renklerinin ona bir hayrı yok.

Ve her yerde, mika-gümüşü ve anlamsız gözlü insanlar sıraya girmiş işe gidiyorlar, az önce beyinleri yıkanmış sanki.

Uykusuz – 1961

Çalı çırpı gibi sarmış etrafımı ufuklar, eğri büğrü, her biri farklı, istikrarsız. Bir kibrit çaksam, ısıtabilirler beni, ve o güzelim hatları da alazlar havayı portakal rengine, zımbaladıkları mesafeler uçup gitmeden önce, solgun göğü ağırlaştırarak daha katı bir renkle. Ama sadece eriyorlar da eriyorlar, bir dizi vaat gibi, ben adım atarken ileriye.

… üstelik rüzgar kader gibi yağar, tek yöne eğer her şeyi de. Farkındayım, bütün sıcaklığımı huniyle benden uzaklaştırmaya uğraşıyor.

Koyunlar biliyor nerede olduklarını, göz gezdirirken hava gibi kurşuni kirli yün bulutlarının içinden. … Büyükanne kılığına girmişler de dolanıyorlar ortalıkta. Lüle lüle perukları ve sapsarı dişleri ve kaskatı, mermerimsi bir meleyiş.

Gök bana yaslanıyor, tüm yataylar arasındaki tek dikeye, bana. … Şimdi keseler gibi dar ve kara vadilerde parıldıyor ev ışıkları bozuk para misali.

Uğultulu Tepeler – 1961

[the_ad id=”1206″]

Denizin kıyamet yaygarasında uğunan canlar onlar. … İç çekişler gibi yükseliyorlar ümitsizce.

Gemi Enkazı Hanımefendimiz üç kat büyük insan, … Duymuyor denizcinin ve köylünün dediklerini. Vurulmuş bir kere denizin o güzel biçimsizliğine.

Finisterre – 1961

Durdurulmuş ve kahkaha atan birinin fotoğrafı gibi berbat,

Bebek Bakıcıları – 1961

Yahudi anası onun tatlı cinselliğini inci gibi koruyor.

Bir başka yaşamda karşılaşmalıyız, havada buluşmalıyız, sen ve ben:

Hastasın sen. Güneşten ülser olursun, rüzgardan verem.

Lesbos – 1962

Geri koymuş bedenine bir gülün yaprakları kapanırcasına

Uç – 1963

Notlar:

  • Kitabın satın alım linki için buraya tıklayın.
  • Dizelerin harika çevirileri Yusuf Eradam tarafından yapılmıştır. Ben de elbette bu şahane dizeleri bir gün çevirmek isterim.
  • Dizelerin orijinal dildeki halleri ve çevirileri için kendi hazırladığım .pdf dosyasını ücretsiz indirmek için buraya tıklayın.