yolculuk
Giphy / Spirited Away

Yolculuk

Gece yolculuğu. Dünya üzerinde en sevmediğim isim tamlaması. Hele şehirlerarası bir gece yolculuğu kabus gibidir. Otobana çıktığınız andan itibaren yutulmuş bir karanlık, sinir bozan bir sessizlik vardır. Beni hep rahatlatmış olan o sakızlı araba kokusu, annemin seçtiği bayağı müziğin kısık sesiyle birleşince her daim uyuma isteği uyandırıyordu bende. Ya da ‘beni araba tutar’ cümlesinin bebekçe olduğunu düşündüğüm için 5 yaşında kendimi böyle telkin ediyordum.

Nursel Hanım’ın konağına gidiyorduk. Konağın küçücük ama yemyeşil bir bahçesi, altında kendini prensesler gibi hissedeceğiniz zarafette bir kamelyası; içinde bir sürü değerli mobilya, zevkle döşenmiş ve hatta üzerinde küçük çiçek işlemeli porselen tutacakları olan göz alıcı kırmızı mutfak dolapları vardı. İnanılmaz pahalı antika eşyalarla modern bir havanın buluştuğu bir konak! Tabii bu anlattıklarım elbette gerçek değil.

Aslında olan, filmlerde gördüğünüz jilet gibi dümdüz yeşilin o harika tonunda bir bahçesi yoktu, onun yerine yağmur yağdığında bataklığa dönüşen kavrulmuş ot toplulukları vardı. Kamelyaysa tüm doğa yaşamını öldürmek için zaten küçük ve saçma bir dizayna sahip olan bahçenin yarsına beton dökülerek yapılmıştı, üzeri de öyle prenses kaplaması falan değildi. Ucuz demirden dökülmüş derme çatma bir yerdi. O çirkin ot topluluklarıyla altındaki her şeyi öldürme amaçlı yığılmış betonu hala hafızamdan çıkaramam. Pahalı mobilyalar ve zevkle döşenme zırvaları da yok. Anneannem süsü çok severdi ve hani artık modası geçtiği ya da çok yer kapladığı için atmaya karar verdiğiniz türde biblolar vardır ya, işte onların hepsini toplamada uzmandır. Ve tüm o gereksiz şeyleri yatak odası dahi olmayan küçücük evine sığdırır. Dekorasyona uyup uymaması da önemli değil, onların zamanında dekorasyon mu varmış canım… Yerli yersiz, sıkışık tepişik bütün bibloları yerleştirirdi. Tüm sehpalar ve büfe üstleri doluysa bu kez tavana asardı. Çivi çakılıp asılmış süsler, lambalardan sarkan süsler… Bu süs dediklerim de her zaman biblo olmuyordu, eskimiş, artık oynanmayan oyuncaklar, kopmuş bir kolye ucu, içindeki pahalı parfüm bitmiş olan şişeler… Yılda birkaç kez tüm aile anneannemin konağında toplandığında mutlaka bir şey kırılırdı. Anneannem de her seferinde çok bozulur “Ben kırılana üzülmem, dikkatsizliğe kızarım” derdi. Bu arada Nursel Hanım’ın konağı dediysem de cidden konak değil elbette. Bir salon, küçük bir oturma odası, içinde harika pilavların piştiği bir mutfak ve anneannemin o kadar titiz olmasına rağmen farelerden kurtulamayan küçük bir kileri vardı. Ama eğer anneannem bunları okuyabilecek durumda olsaydı evinden konak ya da malikane olarak bahsetmemi isterdi.

Anneannem orijinal bir kadındı. Saçlarını bir erkek berberine kısacık kestirirdi. Annem çoğu zaman bu yüzden onunla “Nuri Bey” diye dalga geçerdi. Bir de sanırım erkeklere olan nefreti ve ilgisizliği yüzünden de bu lakabı takmıştı. Dedem anneannemi, dayımı ve annemi uzun yıllar önce bırakıp gitmiş. Anneannem de el işi bir şeyler, iç çamaşırı, çorap gibi şeyler satarak tek başına ailesini bir arada tutmuş ve geçindirmiş. Dedemden sonra da ne bir sevgilisi ne görüştüğü bir kimse olmuş. Bazen keyfi yerindeyken bana gizlice anlattığı anılarında çok çapkın ve cilveli bir genç kız olduğunu kıkırdayarak söylerdi ama maalesef hayat o heyecanlı kızı erkeklerden soğutmuştu. Ayrıca süslenirdi de. Bence erkekler için olmasa bile kendi için… İçine asla ruj sürmediği bir dudak kalemi kullanırdı. Küpesiz dışarıyı bırak evin içinde dahi gezmezdi.

[the_ad id=”1206″]

Aslına bakarsanız dedesiyle sessiz sakin ve yalnız büyümüş olan bir kız olarak ben anneannemden korkuyordum. Onun o dizginlenemez neşesi çoğu zaman onu delirmiş gibi görmeme sebep oluyordu. Hep bağırarak konuşurdu, bol tükürüklü öperdi ve hırpalayarak severdi. Bense öpülmeyi hiç ama hiç sevmezdim. Ama şimdi kaçarı yoktu, bu araba anneannemin oturduğu o küçük müstakil eve vardığı andan itibaren o coşkulu sevgiye karşı koyamayacaktım.

Gözlerimi açtığımda o tanıdık mahalleyi gördüm. Nursel hanımın malikanesinin bulunduğu mahalle. Büyükşehirlerde nadir rastlayacağınız o tüm mahallenin şu anda uyuduğu duygusu her yerimi sardı. Saçma zaman bir şekilde sanki yanlış bir dünyada uyanmışım hissi ile arabamızın arka koltuğun izinin çıktığı yanağımı ovuşturdum, ayakkabılarımı giydim ve arabadan inip Nursel Hanım’ın malikanesine doğru soğuk havada yürüdüm. Kapıda anneannem gecenin bu saatinde yine nereden bulduğunu ‘o an’ için bilmediğim enerjisiyle bizi bekliyordu. Sonradan anladım ki kadın iki arada bir derede gündüzleri beşer dakika uyuyarak sürekli ve özellikle geceleri ayakta kalabiliyordu ve tabii sonra geceleri uyuyamamaktan da şikayet etmeyi ihmal etmiyordu. O soğuk sokaktan sonra sıcacık eve girip bir kedicik gibi mayıştım demek isterdim ama maalesef anneannem yalnızca tek bir odanın sobasını yakardı. Kendi tabiriyle ’tutumlu’, bizim ve diğer aklı başında herkesin söyleyebileceği tabirde ‘pinti’ biriydi. Kendisi aile arasında “ziyanlık zamanda değiliz” mottosu ile tanınır zaten. Bir restorana gittiğimizde kalkmadan önce kalan tüm suları içerek bu unvanını pekiştirir.

Tamam, kadıncağıza biraz haksızlık ediyorum. Isıttığı tek odayı da her gittiğimizde yatmamız için bize hazırlardı. Küçük oturma odasında karşılıklı 2 kanepe bulunuyordu, birinde ben tek başıma diğerinde de annemle babam yatardı. Gece yatağa girdiğimde ve anneannemin o korkutucu kırmızı gece lambasının ışığında heyecandan uyuyamazdım. Deniz’le karşılaşacağımız için duyduğum saçma heyecan, göz kapaklarımı rahat bırakmaz, o zamanki küçük kalbimi pıtırdatırdı. Sonra düşünmekten ve yorgunluktan uyuyakalırdım.

O sabah da herkesten erken kalkan Nursel Hanım olmuştu. Sessizce sıcacık kanepeden kalkıp, hayal dahi edemeyeceğiniz soğukluktaki tuvalete gittim. Anneannem tuvalette çok çekeriz bozulur diye sifonu devre dışı bırakmıştı. Yani sifonu biz bozmayalım diye kendi bilerek bozmuştu. Anlamaya fazla uğraşmayın, Nursel Hanımı öyle kabul edin; biz öyle yaptık. Tuvaletin soğukluğuna dayanamayıp uyuşan popunuzun derdinden sonra bir de küçük kovayı doldurup klozetle bir savaşa girme derdiniz var. Ama o sabah da olduğu gibi mutfakta hazırlanmakta olan ve harika olacağını bildiğiniz kahvaltı size bir teselli olabilir. Eğer kahvaltı yapmayı seviyorsanız. Ki ben sevmezdim, hala da sevmem. Yine de o ‘aile bağı birlikteliği’ eğlencesini kaçırmamak için masaya oturdum. Daha annemle babam kalkmamıştı. Anneannemin sofraya bir şeyler koyuşunu ve yine o enerjisiyle bir şeyler anlatışını izliyordum. Hayır dinlemiyordum, yalnızca izliyordum.

Devamı 2. sayfada…